değildir. İnanmamaya sebep olarak gösterilen bu faktörlere mesnet demek de doğru değildir. Çünkü mesnet, ciddi bir dayanak demektir. Bu yüzden inanmayan insanlar mesnet vehmedilen şeylere dayanarak inançsızlıklarını devam ettirmektedirler ki esasında bunun da insana vadettiği hiçbir olumlu ve güzel tarafı yoktur. Bu durumdaki insanlar sadece bazı geçici tesellilerle kendilerini avutmayı tercih ederler. Kendilerince mükellefiyetten kaçma ve rahat etme yolunu iman dairesi içine girmemekte bulurlar. Çünkü iman veya dinin arkasından diyanet yani amele dair mükellefiyetler ve sorumluluklar gelecektir. Zira iman sadece nazarî bir mesele değildir. İmanın bir gereği olarak bir kısım mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ve bazı yasaklardan da uzak durulması gerekir. Farklı bir ifadeyle, “İnandım.” demekle iş bitmiyor. Arkasından amel-i salih olarak isimlendirilen bir kısım emirlerin yerine getirilmesi ve münkerat, bağy ve fahşâ olarak görülen pek çok kötü fiilin de terk edilmesi gerekir. İşte bazıları bütün bunları hayattan kâm (zevk) almanın önünde bir engel olarak vehmettiklerinden iman dairesine girmemekte ısrar ederler. Böylece insan, Üstad Hazretleri’nin ifadeleri ile, “İnkâr vasıtasıyla gayet cüzi bir sıkıntı vazife-i ubûdiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.”57 Ayrıca burada teselli olarak görülen, geçici zevk veren bütün bu hususların kabrin öbür tarafında insana hiçbir faydası, desteği yoktur.Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki müminler, inançsızlığa sebep olan bu engelleri aşarak iman dairesine girmiş olsalar da bu zaafların kendileri için de her zaman potansiyel birer tehlike arz ettiğinin şuurunda olmadırlar. Çünkü yukarıda sayılan bütün bu faktörler iman dairesi içine girmeye mâni olduğu gibi –hafizanallah– imandan çıkmaya da birer sebep olabilir. Zira bu hastalık ve zaaflar belli ölçüde, insanın duygu ve
Dipnotlar
- Bediüzzaman, Lem’alar, s. 9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte).