Evet, karşınızdaki insan ilimden, fenden bahsederken siz ona, Mızraklı İlmihâl okuyamazsınız. –Hâşâ bu, Mızraklı İlmihâl’i küçümseme değil; yapılan şeyin yerinde olmadığını anlatmak içindir.– Ve yine karşınızdaki insan ahireti inkâr edip dururken, siz ona evliyâ menkıbeleriyle yaklaşamazsınız. İnsan sadece his ve duygudan ibaret bir varlık değildir ki, bu anlattıklarınızla ona tesir edebilesiniz. O, his ve duygularının yanında aynı zamanda bir mantık da taşımaktadır.. ve onun mantık açısından da ikna olması oldukça mühimdir. Sadeddin Teftâzânî imanı anlatırken: “Sen delilleriyle anlatacaksın, Cenâb-ı Hak da onun gönlünde iman nurunu yakacak. İşte iman budur.” der. Zaten böyle imandır ki, kişiyi salih amel işlemeye ve dinî hayatı bir bütün olarak yaşamaya sevk edecektir. Hisleriyle dinin içine atılıvermiş bir insanın, yine hislerinin değişik şekilde galebe çaldığı bir devrede dinden çıkması her zaman ihtimal dahilindedir.
Kur’ân-ı Kerim, yüzlerce âyetiyle fen ve tekniğe ait meselelere işaret ediyor. Kur’ân bir fizik veya kimya kitabı değildir. Ancak umumî irşad için bu ilim dallarına da ihtiyaç olduğundan, Kur’ân yaptığı işaretlerle kendi müntesiplerini bu ilimlere teşvik eder. Astronomi ilmine az da olsa vâkıf olmayan, biyolojiyi sathî de olsa okumamış olan bir insanın, Kur’ân âyetlerinin birçoğunu istenen ölçüde anlaması mümkün değildir. Çünkü nice âyetler var ki, onların anlaşılabilmesi biraz da bu ilimlerin bilinmesine bağlıdır. Burada çeşitli ilim dallarını sayıp sözü uzatmadan sadece şunu hatırlatıp geçelim: Günümüzün mürşit ve mübelliğleri ansiklopedik dahi olsa, asrımızın ilim ve tekniğini takip etmek zorundadırlar. Yoksa onların irşadı, umumî ve herkesi içine alan bir irşad olmaktan çıkar, hususî bir konuşma olur.