Aslında bunun böyle olması da gayet tabiîydi; çünkü her iki tarafın başvurduğu kaynak da aynıydı.. fukahâ, şer’î hükümlerde Kitap ve Sünnet’e müracaat ettikleri gibi, mutasavvıfîn de aynı kaynaklara dayanıyordu.
Zaten tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu esaslar da, fıkhın ve fukahânın mesleğinden çok farklı değildi. Genelde her iki cephe de, amel-i salih ve dürüst muamele üzerinde duruyordu. Ayrıca sofîler, a’mâl-i hasene, tehzîb-i ahlâk ve tezkiye-i nefis gibi konulardan da bahsediyorlardı ki, vicdan ancak a’mâl-i hasene vasıtasıyla mârifet-i ilâhiyeye uyanabilir.. insan bu sayede ihlâs ve rıza yoluna yönelebilir; yönelir ve şer’î her meseleyi derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirebilecek seviyeye yükselebilir. Zira, bu sayede artık, gönülden içeri ayrı bir gönül, irfandan sonra farklı bir irfan ve lisandan öte ayrı bir lisan hâsıl olmuştur.
Evet, a’mâl-i saliha ve güzel ahlâkla daha bir netleşen lâhutîlik tahakkuk zirvesine ulaşır.. mücahede-i nefis, halvet, zikir ve murâkabe yoluyla hicaplar münkeşif olur ve varlığın perde arkasına ıttılâ ile, icmalî iman bir kere de zevk ve keşifle pekiştirilerek âdeta şuhûdî bir yakîn hâlini alır.