İkinci merhalesi, sâlikin huzur-u kalble Cenâb-ı Hakk’a yönelip, ilâhî feyizlerin kalbine akmasını sabır, temkin ve teyakkuz içinde beklemesidir. Böyle bir yönelişte, mürşid, zikir ve râbıtaya da ihtiyaç yoktur. Ancak şer’î âdâba muvafakat kaydıyla bunların bulunması “nûrun alâ nûr” olur. İster birinci merhale olsun ister ikinci merhale, hak yolcusu, bütün benliğiyle أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ3 ile ifade edilen ‘ihsan’ ruhunu tam temsil edebildiği, bu mülâhazada herhangi bir kopukluk olmaması için, her zaman kendini kolsuz, kanatsız, âciz, fakir ve muhtaç gördüğü ve: “Tut beni Allahım, tut ki, edemem Sensiz.” iz’anıyla sadece O’nu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat bildiği ölçüde sağlam bir murâkabe yolunda ve dolayısıyla da emniyette sayılabilir.
Hayatını sürekli bu çizgide sürdürenlerin ruhunda zamanla bir meleke hâsıl olur ki –buna huzur-u kalb de diyebiliriz– bu meleke sayesinde vicdan sürekli ilâhî vâridâta açık kalır ve Hazreti Ehadiyet’ten ona devamlı feyizler akmaya başlar.
Murâkabenin en önemli vasıtalarından biri “muhâsebe”dir –Hususî olarak üzerinde durulmuştu.– İnsanın kendi kendini kontrol edip hesaba çekmesi, günah, hata ve benliği baskı altına alan daha başka duyguların şuurunda olması mânâsına gelen muhâsebe yoluyla fert, kalbinde doğruyu bulabilir, onu davranışlarıyla temsil edebilir.. ve ruhunda سُبْحَانَ مَنْ يَرَانِي وَيَعْرِفُ مَكَانِي وَيَسْمَعُ كَلَامِي“Tesbih ve takdis ederim beni göreni, görüp mekânımı bileni ve konuşmalarımı işiteni” sırrı bütün vuzûhu ile belirir. Böyle biri, bütün benliğiyle ilim ve meşîetçe yakın takibe alınmış olduğunu hisseder ve ürperir.. ve derken, gözlerini açar-kapar her yerde O’nun muradını arar…
Dipnotlar
- 3 “Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet (veya ubûdiyet)te bulunmak… Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görüyor ya!” (Buhârî, îmân 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, îmân 1.)