İçeriğe geç

Bazen zikir, öylesine köpürüp insan benliğini sarar ki, zikirden de zâkirden de nâm u nişân kalmadığı böyle bir istiğrak hâlinde, kimileri لَا مَوْجُودَ إِلَّا اللّٰهُ , kimileri لَا مَشْهُودَ إِلَّا اللّٰهُ, kimileri لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ ve kimileri de, tabiî şuurlarının külliyeti ölçüsünde, لَا’dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek إِلَّا اللّٰهُ’a geçer ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhid”e devam ederler.

Herhâlde, işte böyle bir kurbet ve böyle bir maiyyet atmosferinde geçen saniyeler, –tabiî vâridâta açık münevver saniyeler– kapalı ve nursuz senelerden daha bereketli ve daha ebediyet buudludurlar. Bu mübarekiyete işaret için hadis olarak rivayet edilen bir kutlu sözde: لِي مَعَ اللّٰهِ وَقْتٌ لَا يَسَـعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ“Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki o esnada bana ne bir mukarreb melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.”1 buyrulur.

İlâhî emir ve yasakları, ciddî bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifasına koşmak ve derin bir mesuliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki, lisanla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu nevi zikirden kaynaklanmakta ve bu “anilmerkez” güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir. Bedenî zikir daha çok, ulûhiyet kapısının tokmağına dokunmak suretiyle, o dergâha kabul yollarını araştırarak beşerî acz ü fakrımızı ilan üslûbuyla ilâhî kudret, ilâhî kuvvet ve ilâhî gınâya ihtiyacımızı bir arz hamlesidir.

168