“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!”
Mârifet-i ilâhiye bazen, “Hakkı bilenin dili tutulur.” fehvâsınca, sâlik için bir hayret, bir dehşet ve sükût ufku olur. Bazen de, “Hakkı bilenin dili çözülür.” medlûlünce, hak yolcusu için bir beyan kaynağı hâline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankılanır. Muhammed Pârsâ’nın yaklaşımıyla: “Allah’tan başka Zâtullahı bilen yoktur.” sözü de, “Allah’tan başkasını bilmem.” beyanı da kendi vadilerinde doğrudur ve bu, aynı anda zıtların doğruluğu demektir.
Evet, O’nun varlığından başka hakikî vücud ve O’nun ef’âlinden başka hakikî ef’âl yoktur; var görülen şeyler tamamen izafî, esbaba nisbet edilen şeyler de nisbîdir. İşte bu itibarladır ki, hakikî mârifet; ârifin, Mâruf’un ziya-i nurunda eriyip zatı cihetiyle yok olması ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlığa ermesi sayılmıştır. Siz bunu “fenâ fillâh-bekâ billâh” mülâhazalarıyla da ele alabilirsiniz…
Zannediyorum, Minhâc sahibi de:
“Eğer yakîn nurlarıyla görebiliyorsan, ârif ve Mâruf’u ayrı ayrı görme!” o kıvrak ifadeleriyle bu mülâhazayı vurgulamak istemiş.
Büyük Fuzûlî de bu derinliği şu damlalarla seslendirir: