2. İşârâtın keşifte istiğrakıdır ki; ruhta Zât-ı Ulûhiyet hakikatinin inkişafı ile sâlik, O’nun mukaddes isimlerinden “Ehadiyet” mertebesine, yani Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak’ın, kulun idraki seviyesinde ona hususî vâridlerde bulunma mertebesine yönelir ki, bu mertebede ruh bütünüyle mâsivâdan alâkasını keser ve kalbin kadirşinas ibresinin gösterdiği ufka teveccüh eder. Böyle bir mazhariyete eren sâlikin nazarında, isimlerdeki ihtilaf tamamen ortadan kalkar ve her şey sıfat perdedarlığıyla Hazreti Zât’ın nurlarına müstağrak görünür. Bu makama vâsıl olacağı ana kadar, Cenâb-ı Feyyâz-ı Ezelî’yi “Cemîl, Celîl, Latîf, Kahhar…” gibi pek çok isimlerle anan hak yolcusu, duyuş ve hissedişlerinin tesiri altında olmadan temyiz ve tefriki bırakarak, Hazreti Nur-u Zât’ın “bî kem u keyf” televvünleriyle mest ü mahmur bir hayata kendini salar.
Bu hâli ifade sadedinde mest ü mahmurların pîr-i muğânı Hz. Mevlâna ne hoş söyler: