“Ey Müslümanlar, ne çare ben kendimi bilmiyorum …. ………….. Ben ne dünyadan ne ukbâdan ne Cennet’ten ne Cehennem’den ne Âdem’den ne Havva’dan ne de firdevs-i âlâdanım; mekânım lâmekân, nişânım bînişân oldu. Artık bende ne can var ne de ten; zira ben cânân otağındayım. İki gözü de (kapı) dışarı ettim; iki âlemi birden görüyorum.. gayrı Bir’i biliyor, Bir’i söylüyor, Bir’i arıyor ve Bir’i okuyorum.. ey Şems-i Tebrizî! Dünyada öyle bir mestim ki, bu âlemde mestlikten başkası bana derman olamaz.”
3. Şevâhidden “cem”in duyulduğu istiğraktır ki; ilâhî sıfatların emare ve tecellî dairesinden dahi hâlî ve zevkî olarak sıyrılıp sadece ve sadece “Ehadiyet” nurlarının şualarıyla Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın hakikatleriyle mermuz Hazreti Zât’ın tecellî-i akdesi içinde mahv u müzmahil olarak ilk kaynaktan başka hiçbir şeyi duyup hissetmeme hâlidir ki, bu hâle, kenziyetteki makama avdet ve âlem-i ıtlaka dönmek de denir. Bu “hâl” ile hâllenen ruhun çok defa vird-i zebânı: كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ وَالْاٰنَ كَمَا كَانَ“Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O, şu anda da yine öyle..”3 ve sırdaşlarına beyanı da:
şeklindedir. Herhâlde varlığı kendinden olan Zât-ı Ulûhiyet’le, mevcudiyeti, O’nunla kâim bulunan diğer varlıkların vücuddan nasiplerinin ifadesi, hâl ve zevk ehli için bundan daha güzel olamazdı.
Sâlikin bu makamdaki hâlini ifade sadedinde bir güzel sözü de Abdurrahman Hâlis Hazretlerinden nakledelim:
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Buhârî, tevhid 1, 22; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/431.