diyerek ne hoş dile getirir!
Kimileri, ilk işaret ve işaretçilerle muvakkaten cezbeye gelip kendilerinden geçseler de, mahiyetlerindeki programın gereği hemen kendilerine gelir, yakazanın temkin zeminine sığınır ve gözleri açık olarak Hakk’a vuslat yolculuğunu sürdürürler ki; bunların duygu, düşünce, söz ve davranışlarında insanları iltibasa sevk edecek hiçbir şeye rastlanmaz; ne şatahat ne naz ne de laubalilik, hep مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى“O’nun gözü ne kaydı ne de şaştı.”2 atmosferinde veya serasında yürürler O’na güvenerek rıza ufkuna doğru…
Kimileri, seyr u sülûk-i ruhanîlerini, bu ulvî seyahatin disiplinlerine riayet ederek tamamlar; inayet televvünlü cezbe ufkuna ulaşır ve iradelerinin kudsî bir incizab merkezine bağlandığını hisseder gibi olur ve daha sonraki hayatlarını da, âdeta kendilerini bir akıntıya salmışçasına hep o câzibe-i kudsiyeye bağlı sürdürürler. Artık nefisleri adına yokluğa kanat açmış bu kimselerde ne telâş ne endişe ne gam ne de keder; “Dost” der, Dost’la hemdem olur ve O’nun huzuruyla bütün huzursuzluklardan azade yaşarlar.
Niyazi-i Mısrî’nin şu meşhur mısraları, bir zaviyeden işte bu ufku işaretlemektedir:
Dipnotlar
- 1 “Bizi üzüm suyu ile sarhoş olmuş sanmayınız; biz ezelden mest olmuş harâbat ehli olanlardanız.”
- 2 Necm sûresi, 53/17.