Ve işte Kur’ân, bu canlı, şuurlu ve iradeli temsilcilerini bulamadığı her devirde hazin bir gurbet yaşamıştır/yaşamaktadır. O mükemmel “Kitap”, ancak mükemmel bir temsilci kadrosuyla sesini soluğunu duyurabilir. Eğer onun sesini gerçekten aksettirecek insanlar olsaydı, ilk nefeste onu duyar; ikinci nefeste de seslerini ta göklerin ötesine duyururlardı ve melekler “Meğer yerde ne gönül erleri, ne kahramanlar varmış!” derlerdi.
Mevlâna Hazretlerinin Mesnevî’sinde de, Divân-ı Kebîr’inde de aklı ikna etmeye matuf ifadeler çok yoktur; fakat onda eşsiz bir hal derinliği vardır. Meselâ, bir gün, Mevlâna’nın şöhretini duyan bir rahip, Konya’ya gidiyor. Mevlâna’nın bulunduğu yere varıyor, talebeleri arasında onlara bir şeyler anlatırken onu seyrediyor. Mevlâna’nın oturup kalkması, yürüyüşü, adımlarındaki vakar ve o keskin bakışları yetiyor rahibe. Allah’la çok kavî irtibat içindeki bu insanın yüzüne ve tavırlarına aksetmiş gönlündeki imanı. Rahip hemen koşuyor ve elini öpmeye çalışıyor Mevlâna’nın. O, rahipten hızlı davranıyor ve onun elini öpüyor. Görüntüsündeki ihtişama bu tevazuu da katılınca rahip daha fazla dayanamıyor, Hazretin ayaklarına kapanıyor ve “Senin dinin haktır.” diyor. Mevlâna eve dönünce Sultan Veled’e, “Oğlum, adama bak! Benim tevazumun önüne geçmeye çalışıyor; gerçek mânâsını dinimde bulan tevazuyu verir miyim ben başkasına?” diyor. (Mü’min, imansız birinin elini öper mi? Eğer o mü’min Mevlâna ise, dünya için edânîye baş eğmeyecek izzetli bir insansa ve bu hareketinde sadece muhatabının hidayeti için her şeye katlanma duygusu varsa, evet, öper.)