Mahkeme kararı hakkındaki kanaatim yakın ve uzak çevrem tarafından şimdiye kadar defalarca soruldu. Şahsen ben bu konuda konuşmamaya niyetli idim. Tıpkı mahkeme sürecinde olduğu gibi. Malûm olduğu üzere, mahkeme süreci içinde, çoklarının yaptığı gibi ileri geri de konuşmadım. Gerek kamuoyunu, gerekse mahkeme heyetini müspet veya menfi etkileyecek sözler sarf etmedim, böyle tavırlar içine girmedim. Sadece kanunî haklarımı, kanunî yollara riayetle, avukatlarım vasıtasıyla kullandım. Hastalıklarımın da etkisiyle yanlış anlaşılabilecek, yanlış yorumlara konu olabilecek her türlü tutum ve davranıştan uzak kalmaya özen gösterdim. Yerli-yabancı gazete ve TV.lerin röportaj tekliflerini kabul etmedim. Yine yerli ve yabancı, hatta mahkeme öncesi girilen diyalog sürecinde edindiğimiz dostlar dahil –hiç mübalağa yapmıyorum– yüzlerce, binlerce kişinin ziyaret isteklerini geri çevirdim. Aynı endişelerden hareketle telefon konuşmalarımı dahi kısıtladım. Seslerini duyduğumda gurbetteki hasret ateşime bir damla su serpeceğine inandığım en samimi dostlarımın, en yakın arkadaşlarım, en candan akrabalarımın dahi zaman zaman telefonla konuşma isteklerini sineme taş basarak reddettim. Siz bu hayata bir isim koyacaksanız “iradî inziva” ya da “iradî hapis” diyebilirsiniz. “İradî sürgün” demek belki en doğrusu. Altmış beş yıllık hayatının en küçük karesini bile halkın içinde geçiren bir insan için bunun ne kadar zor ve tahammül edilmesi imkânsız bir şey olduğunu ancak benimle aynı hissiyatı paylaşanlar anlayabilirler. Ama ben bütün bunlara milletim için seve seve katlandım. Allah’ın hakkımda takdir buyurduğu kaderin cilvesi dedim, o cilveleri okumaya çalıştım. Günahlarıma keffarettir deyip bu dönemi bir muhasebe ve murakabe vesilesi bildim.