Bu hâl ve tavır, her devirdeki zirveleşmiş ruhların şiarıdır. Onlar, oturur, kalkar, Rabb-i Kerîm’lerini zikrederler. Her hâdise, her düşünce ve her mülâhazayı O’nu anmanın birer bahanesi, hatta mukaddimesi sayar ve âdeta, kendileri olarak kendilerinden kaçar, kendilerini duymaz ve kendilerine karşı yabancı yaşarlar. İyiliklerini insanlardan saklamanın da ötesinde kendi kendilerinden saklama mülâhazaları içinde dolaşır ve vicdanlarında sürekli “araya girme”lerin ızdırabını duyarlar. Yer yer kendilerine takıldıkları olsa da, bunu bir kâbuslu rüya telâkki eder ve bir an evvel ondan kurtulma yollarını araştırırlar.
Maalesef, günümüzde İslâm’ı araştıran, dinimize sıcak bakan insanlar bize takılıyorlar. Kendimizi, Cenâb-ı Hakk’ın adını yüceltmeye tamamen adasak, dinin bir aksesuarı hâline gelsek ve insanlar bize takılmasa, onların hakikatle buluşmaları daha kolay olacaktır. Ve esas olan da, aradan çekilmek, aradaki engelleri bertaraf ederek insan gönlüyle Allah’ı (celle celâluhu) buluşturmaktır. Ama biz arada olunca, düşüncelerimiz, tavırlarımız, hallerimiz araya bir engel gibi girince insanlar bize takılıyor, haylulet oluyor, husuf-küsuf yaşıyorlar.
İnsanları sıfatlarıyla, ahlâkî değerleriyle tartsalar, inanmayanların yüzü güler ve hakikî Müslümanlar mahcup duruma düşer, çok utanırlar. Çünkü inançsızlar derler ki, “Hayret! İslâm topluluğunda bile bizim sıfatlarımızdan ne kadar çok var!…” ve sevinirler bu kadar nüfuzlarına. Yalan var, dalavere var, sözünde durmama var… Yani İslâm dünyası bâtılın alfa’sı değilse beta’sı, beta’sı değilse gama’sı tesirindedir ve maalesef, Müslümanların hâli iç açıcı değildir, durumumuz yürek kanatıcıdır.