Diğer taraftan, mânevî dereceler elde etmek de kulluğa hedef ve gaye yapılmamalıdır. Onun içindir ki, Cennet arzusuyla kulluk yapan için “Abdü’l-Cenne” (Cennet’in kulu) denmiştir. Hâlbuki Cennet, amel ve ibadet için maksat olamaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O’nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır.
Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah’ın emridir. Yani biz ibadeti Allah emrediyor diye yaparız. Cehennem endişesiyle tir tir titreyerek namaza kalkan ve Allah (celle celâluhu) karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde iki büklüm olan insana ise “Abdü’n-nâr” (Cehennem’in kulu) denilmiştir.
O zaman, “Abdullah” (Allah’ın kulu) nasıl olunacak? Kişi ibadetini ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusundan değil, sırf Allah’ın kulu olduğu ve Allah emrettiği için yapacaktır.
İnsan, maddî-mânevî bütün füyûzât hislerinden mahrumiyet içinde bulunduğu kabz hâlinde de mutlaka namazını kılmalıdır. Hatta onun ağlama ve sızlaması bir feyiz ve bereket vesilesi olabileceği gibi, bazen bir iptilâ ve imtihan da olabilir. Kalbini, her an fikir ve murâkabe elinde tutamayan bir insanın ağlayıp sızlaması bile onun için ciddi bir tehlike olabilir. Çünkü o, kalbinin derinliklerine her zaman vâkıf ve nigehbân olamaz. Hatta bu hâller tamamen namaza verilmiş atiyye ve ihsanlar da olsa, bu yüzden de insan namaz kılarken hep onların peşinden koşsa, ihlâsa dair çok mühim bir kısım noktaları kaybetmiş olur. Zira kapalı bir sandık gibi, Allah huzuruna, sadece Allah rızası duygusuyla meşbû ve meşgul olarak gitmek çok önemlidir.