Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik etmiştir. “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki içimden geçiyor; ezan okunduğunda birini imamlığa geçireyim, ben de yanıma biraz odun alayım da gidip şu namaza gelmeyenlerin evlerini başlarına yakayım.”229 hadisi O’nun cemaate verdiği önemi göstermektedir. Nitekim fukaha, bu hadisten hareketle cemaate farz, vacip ve sünnet-i müekkede gibi hükümler vermişlerdir. Ahmed İbn Hanbel Hazretleri; وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.”230 gibi âyet-i kerimeler ve arz ettiğimiz hadis ve benzeri pek çok hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının farz-ı ayn olduğu hükmüne varmıştır. Bir kısım Şafiî fukahası, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifâye olarak kabul ederken, Hanefi ve Malikiler ise sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir.
İnsanlığın İftihar Tablosu, “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür.”231 buyurmuştur. Sevab-ı uhrevînin umuma terettüp etmesi itibarıyla, bir ferde verilen sevaptan diğerlerinin mahrumiyeti söz konusu değildir. O sevabın tamamı, nuraniyet sırrıyla herkesin amel defterine işlenir.
Bu hadisler, aynı zamanda bize, Allah yolunda yapılan ibadet ü taat ve seyr u sülûkteki ferdî muvaffakiyetlerin, mutlak mânâda mükâfat ve karşılık göreceğini, ancak neticede bunların yine ferdiyet plânında kalıp, hiçbir zaman cemaat hâlinde eda edilme keyfiyetine ulaşamayacağı hakikatini öğretmektedir. Bu husus namaz, oruç, hac vs. ibadetlerde olduğu gibi, iman ve Kur’ân yolunda yapılan gayretlerde de mevzubahistir.