Şu kadar var ki, Allah Resûlü’nün askerî deha üstü durumu, yeryüzündeki bütün askerî dehalara askerî malumat dilendirecek bir durumdadır. Öyleyse O’nun askerlik yönü de kendisinden değildir. Çünkü O ümmî bir zâttı. O güne kadar mahalle kavgası durumundaki Ficâr harbinden başka da harp görmemişti. O harpte de sadece amcalarına ok taşımış ve bir ok dahi atmamıştı.40 Hâlbuki, şimdi bu insan, değme kumandanlara parmak ısırtacak derecede, taktik ve stratejilerle yüklü muharebelere kumandanlık yapıyor ve bunların hepsinde de galip geliyordu. O, hayatında tek bir satır dahi okumamıştı ki, bu sahaya ait kitaplardan edindiği malumatla kendisini yetiştirmiş olsun. Öyle ise, O’nun erkân-ı harpliği bir peygamber sıfatı olan fetanetini, fetaneti de O’nun nübüvvetini ispat ediyordu.
O, eşsiz bir kumandandı. Yeryüzüne O’nun kadar büyük bir erkân-ı harp gelmedi. Eşsizdi, büyüktü, çünkü:
Evvelâ: O, Allah’ın emriyle bir dava ve bir gaye belirlemişti. O’nun mefkûresi, kesin ve netti: Hak neşredilecek; buna mâni bütün engeller de ortadan kaldırılacaktı. Bütün hayatı boyunca bu gayeyi takip etti. Her geçen gün, hem kendisinde hem de etrafındakilerde, bu gayeye götürücü yol ve yöntemleri idrak ve anlayışta süratli gelişmeler oldu; ama, asla değişme olmadı. Bu yüce ve yüksek gayeden uzaklaşıp çapulculuk yapması, O’ndan ve O’nun necip ashabından fersah fersah uzaktı. 23 senelik nübüvvet hayatını tetkik edenler, O’nun, işin başında ne dediyse sonunda da aynı şeyleri söylediğini müşâhede edecekler.