Fasit daire (yenilerin ifadesiyle kısır döngü), bir kere teşekkül etti mi artık onu kıracağınız âna kadar, her kurtulma hamleniz sizi biraz daha batırır. Oysaki, Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), fasit dairelere girmeden, baskı ve teröre eğilmeden, tedhişe sığınmadan, hapse müracaat etmeden, insanların hür iradelerini nazar-ı itibara alarak ve onlara saygılı olmasını bilerek bütün problemleri yağdan kıl çeker gibi halletmiştir. Başka harikulâde hallerine bakmadan, mucizelerini nazar-ı itibara almadan, O’nun, sadece bu yönüne dikkatli bakabilseniz, siz de “Muhammedün Resûlullah” diyeceksiniz. Evet, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka değil, Allah’ın Resûlü’dür.
Eğer O, Peygamber olmasaydı, bütün bu problemleri nasıl çözecekti? Oysa ki O, durmadan problem üreten, en küçük meselede kavga çıkaran, fitneye açık, üç-beş kuruş için birbirine düşen, vahşete, dalâlete, tuğyana, karanlığa, zulmete boğulmuş bir cemaat içinde neş’et etti ve Allah (celle celâluhu) da, bu cemaati irşad etme gibi ağır bir vazifeyi O’nun mübarek omuzlarına yükledi.
لَوْ أَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا âyetinin de anlattığı gibi,1 Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir mükellefiyetle geldi ki bu mükellefiyet dağların başına konsaydı, dağlar toz duman olur, giderdi; evet, mükellefiyeti o kadar ağırdı. Zira Allah (celle celâluhu) O’nu, alabildiğine vahşi, alabildiğine bedevi, alabildiğine dalâlet içindeki bir cematin irşadıyla tavzif etmişti. O da, bu toplum içinde ne kadar problem varsa birer birer yakaladı, çözdü, halletti; onları da itminan ve huzura kavuşturdu.