Kanaatim şu ki, cahiliyenin bu dev şairleri Devr-i Risalet-penahiyi idrâk edip Kur’ân güneşinin doğuşuna muttali olsalardı şiir anlayışlarında –yenilerin diliyle– ciddi bir reforma gideceklerdi; tabi, Kur’ân devrindeki şiirleri çok sönük, cahiliye devrindekileri ise daha parlak görünecekti. Bunlar şiirde takip ettikleri sistemi değiştirselerdi de yine bir sönüklük müşâhade edilecekti. Kur’ân-ı Kerim ise –dikkat buyurun– en cüzî bir yaratılış hakikatinden en küllî rubûbiyet ve ulûhiyet hakikatine kadar bütün mesâili ele alıp işlemiş ve mu’ciz bir beyan sergilemiştir.
Kur’ân وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ “Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, açık, net bir kitapta bulunmasın.” (En’âm sûresi, 6/59) ferman-ı sübhânisi işaretiyle çevçevelediği bütün rubûbiyet, ulûhiyet, ubûdiyet hususlarını, mülk ve melekût âlemlerinin sırlarını en ince teferruatına kadar ele alıp işlemiş ve her konuda ulaşılmazlığını göstermiştir. Bu kadar ayrı ayrı mevzuların, bu kadar kısa zaman içinde en bâkir kelimelerle ve değişik terminolojik bir üslupla işlenmiş hakikatler olarak bir ümmî tarafından ortaya konabilmesi, cahiliye edip ve beliğlerinin nazarında ihtimal dâhilinde bile görülmeyecek bir mevzu olduğundan, önyargısız gelip dinleyen, ona kulak veren herkes ister istemez teslim olma lüzumunu duymuştu.
İleride, Kur’ân-ı Kerim’in kullandığı beliğ üslubu belli bir tasnif çerçevesinde arz etme imkânı bulmayı ümit ederim.