Acaba getirebilme imkânı hiç yok muydu? Hayır, geçmişte kimse getiremediği gibi, gelecekte de kimse getiremeyecektir; getiremeyecek zira, Asr-ı Saadet’te hükümfermâ olan şey daha ziyade edebiyattı, belâgattı. Sıklıkla üzerinde durulduğu gibi, Musa (aleyhisselâm) devrinde hükümfermâ olan sihirdi; İsa (aleyhisselâm) devrinde tıp, Devr-i Risalet-penahide ise daha ziyade şairlerin büyüleyici beyanlarıydı. O dönemde bazen bir söz, insanları birbirine düşürüyor, bir başka söz de sulha vesile olabiliyordu. Binaenaleyh söz sultanlığının yaşandığı bir devirde Kur’ân-ı Kerim’in o büyüleyici beyanına karşı sehere-i şuarâ (büyüleyici şairler) secde ettiklerine göre ileride de hiç kimse onun benzerini getiremeyecek demektir. Onun için فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُو ifadesinin ardından gelen وَلَنْ تَفْعَلُو beyanıyla, gerek Asr-ı Saadet’te gerekse daha sonraki devirlerde Kur’ân-ı Kerim’e eş, menend bir eser ortaya konamadığı gibi gelecekte de bunun söz konusu olamayacağı anlatılmıştır.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا - وَلَنْ تَفْعَلُوا - فَاتَّقُوا النَّارَ ibaresindeki cümle-i mu’teriza (ara söz), “Bir dakika!” deyip birkaç mucizeye dikkatlerimizi çekmiş oluyor:
Birincisi,وَلَنْ تَفْعَلُو kâfi bir mucize-i Kur’ân’ı anlatıyor ki, kıyamete kadar kimse Kur’ân’ın mislini getiremeyecektir, bugüne kadar getiremedikleri gibi. Devr-i Risalet-penahide belki bu işe daha az teşebbüs olmuştur. Çünkü onlar erbab-ı lisan idi, dilden anlıyorlardı ve böyle bir şeye teşebbüs cüretini gösteremiyorlardı. Daha sonraki devirlerde mesela Mütenebbî, Maarrî, Gulam Ahmed ve daha başkaları küstahlıklarını izhar etme yolunda böyle bir teşebbüste bulunmuşlardı. Aslında bunlar Kur’ân’ın iç derinlik, fesâhat ve belâgatına tam muttali değildiler. Kendi şiir vadilerinde birer şair veya kâhin idiler. Onun için Devr-i Saadet’teki aczi göremeyerek bir olmazın peşine takılmışlardı. Aslında onlar da neticede bunu başaramayacaklarını anlamışlardı.