Tekrar konuya dönecek olursak, burada bir nükteden daha söz edilebilir. Kur’ân, ibtida ile intihayı cem eden bir kitaptır. Yani mübtedi bir insan samimi hissiyatıyla kendini ona verdiği zaman tatmin olup doyabileceği gibi, müntehî sayılan bir başkası da onu farklı bir derinlikte duyabilir. Bu itibarla Kur’ân, öyle bir iman anlayışı vaz’ etmiştir ki onun dışında başka bir iman anlayışı ortaya koymak densizlik olur. Ne var ki, Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu iman anlayışında bir kısım terakki farklılıklarının olduğu açıktır. Evet, bir sahabinin imandaki seviyesiyle Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) iman mertebesi bir olmadığı gibi bir hak erinin yakîniyle bizim gibi sıradan birinin yakîn ü iz’anı bir değildir. İsterseniz bir de bu zaviyeden meseleye bakalım; o zaman kendi imanlarını akademik seviyede gören, ekonomik ve kültürel açıdan kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların imanlarını alaya alan münafıkların nasıl bir gaflet içinde bulundukları görülecektir.
Netice itibarıyla münafıkların أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ demeleri ister sahabiyle istihza etmek olarak ele alınsın, ister aslında inanmadıkları hâlde inanıyor gibi görünmelerinin ifadesi olsun, isterse sahabeyi sefih sayıp, okumuş, kültürlü ve görgülü kimseler için ayrı bir iman anlayışı iddiasındaydılar şeklinde anlaşılsın; evet konu hangi şekliyle ele alınırsa alınsın münafıkların ciddi bir tutarsızlık içinde oldukları müşahede edilecektir.
* * *
Ayrıca, وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُۤوا أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ ifadelerinde şu tür nükteler söz konusudur: