3. اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesindeki kâf-ı teşbihle sadece münafıklara değil bütün insanlara, “Ey çağın insanları ve daha sonrakiler, siz asla sahabe gibi inanamazsınız.” şeklinde bir ima da söz konusudur. Zira müşebbeh (benzetilen), müşebbehün bih’in (kendisine benzetilen) aynı değildir. Meseleyi değiştirip ashaptan ileriye giderek teşbihte bir taklib yapmak belâgat kaidelerine aykırıdır. Öyleyse sahabeyi takip eden nesiller imanda ne kadar ileriye giderlerse gitsinler hep “gibi” olacak fakat kat’iyen “aynı” olamayacaklardır.
4. Bundan başka أَنُؤْمِنُ “İnanacak mıyız?” ifadesinde şöyle bir nükte de mevcuttur: Münafıklar önceden اٰمَنَّا“Biz iman ettik.” demişlerdi. Yani demagoji yaparak, “Bir kez daha mı iman!” demek istemişlerdi. Fiil-i muzâri hem teceddüt ifade etmekte hem de hakikaten hâle, mecâzen de istikbale bakmaktadır. Evet münafıklar, bu ifadeyle “Daha önce iman etmiştik, bundan sonra da hep inanma mecburiyetinde mi kalacağız?” demek istemiş ve ayrı bir inhiraflarını seslendirmişlerdi.
5. Ashab-ı kiram arasında Selman-ı Fârisî, Ebû Hüreyre ve Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüm) gibi fakirlikleriyle meşhur ve maruf olmuş bazı kimseler vardı ve münafıklar da bu sahabileri yakından tanıdıkları için onlara doğrudan doğruya –hâşâ– sefih diyorlardı. Binaenaleyh münafıkların ifadelerinden hareket edilecek olursa السُّفَهَۤاءُ kelimesindeki harf-i tarifi, “ahd-i zihnî” olarak düşünmek icap edecektir. O takdirde السُّفَهَۤاءُ kelimesi “şu aramızda maruf/belli sefihler” mânâsına gelmiş olur.
Vâkıa, farklı bir zâviyeden bakıldığı takdirde bunun ahd-i hâricî olarak düşünülmesi de mümkündür. Buna göre münafıklar “Biz şu akılsız ve budalaların inandıklarına mı inanacağız?” demek suretiyle kendilerince mü’minlerle istihza ediyorlardı. Kur’ân-ı Kerim, onların daha evvelki iddialarının cevaplarını verdiği gibi bu istihzalarını da cevapsız bırakmamıştır.