Bundan anlaşılan da şudur: Bu ifadelerdeki farklılık, sadece kelime ve harf farklılığıyla değil, asıl muhatabın durumuyla alâkalı bir husustur. Dil üstadı Abdülkâhir Cürcânî’nin, muhatabın söylenen şeyi uzak görmesi nispetinde sözün te’kid unsurlarıyla te’kid edilmesi evladır hükmü[1] de işte bu hakikati ifade etmektedir. Ayrıca إِذْ أَرْسَلْنَۤا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُۤوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ “Evet, iki Resûl gönderdik onlara, yalanladılar onları. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir üçüncü Resûlle. Dediler hep birden: ‘Biz Allah’ın Resûlleriyiz size!’” (Yâsîn sûresi, 36/14) ve قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ “Resûller dediler: Elbette biliyor Rabbimiz, size gönderilen Resûlleriz biz.” (Yâsîn sûresi, 36/16) âyetleri bu konuya güzel birer misal teşkil etmektedir. İlk âyetteki ifadede de te’kid vardır (إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ) ama muhatapları olan kavmin inkârda ısrarları üzerine söyledikleri sözü hikaye eden ikinci âyette aynı ifadeye bir de “lâm-ı te’kid” eklenmiştir (إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ).
Üstad Bediüzzaman, bu âyette tahkik ifade eden إِنَّ’deki nükteyi şöyle tasvir etmektedir: إِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakâik-i sâbiteden bulunduğunu ispat eder. Bu cümlede إِنَّ’nin hususî nüktesi, bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) şek ve inkâr bulunmadığı hâlde şek ve inkârı ref’etmek şe’ninde olan إِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şiddet-i hırsına işarettir.”[2]