عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ خَتَمَ اللّٰهُ: Burada قُلُوب çoğul, سَمْع tekil, أَبْصَار ise yine çoğul olarak gelmiştir. Esasen eskilerin اَلطُّرُقُ إِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ أَنْفَاسِ الْخَلَائِقِ[6] şeklinde ifade ettikleri gibi, mârifet-i ilâhiyeye giden yollar, mahlûkatın solukları sayısıncadır. Bu itibarla da, kalben Cenab-ı Hakk’a vâsıl olan mârifet yolları nâmütenâhidir. Onun için bu âyet-i kerimede kalb kelimesi, قُلُوبِهِمْ “onların kalbleri” şeklinde çoğul olarak zikredilmiştir. سَمْع’in müfred kullanılmasına gelince: Sem’in yolu birdir ve o da vahy-i semavîdir. أَبْصَار’ın cem’iliği ise: Âfâkî ve enfüsî tetkikte onda da yollar nâmütenâhidir. Binaenaleyh iki cemi’ arasında sem’in müfred olarak zikredilmesi bu nükteyi işaretliyor olabilir.
Üstad Bediüzzaman, bu hususla alâkalı da şunları söyler: “Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehâlif, yolları mütebâyin, delilleri mütefâvit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.”[7] Yani vahyi işittiren Allah (celle celâluhu) tek, O’ndan işitip cemaate işittiren peygamber de tek olduğu gibi, onu işiten, dinleyen fertler, hakiki fert olma liyakatini kesb eder ve herkes teker teker kendine göre işitir. Aynı zamanda burada irşadda insanların teker teker ele alınması gerektiğine de bir telmih var gibidir. Kalb ve gözlerin durumuna gelince, bunlar telakkiler adedince değişebilir. Kalbin serâdan süreyyâya (yerden göğe) kadar delillere mahall-i vürûd olması, basarın serâdan süreyyâya delilleri müşâhede ve değerlendirme yöntemleri yine nâmütenahidir. Allahu a’lem, bunun için âyet-i kerimede kalb ile basar cemi’, sem’ ise müfred olarak gelmiştir.