İçeriğe geç

“Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti uğrunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalacaksa Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur…”14

İşte insan nedretine (kıtlık) çarpıldığımız bir dönemde bütün bir boşluğu dolduracak gürül gürül bir ses ve devâsâ bir kâmet!..

Bu sözler, cemiyet adına erimenin ve ferdin tamamen şahsî huzuzattan (hazlar) vazgeçerek kendini mensup olduğu topluma vakfetmenin ifadesidir. Fertler, maddî-mânevî olarak bu seviyeye ulaştığı zaman içtimaî bünye de işte böyle ‘kurşun bağları’ ile birbirine kenetlenmiş olacaktır.

Saadet Devrinden Bir Örnek: Hz. Ömer

İslâm’ın tesis ettiği tevhid akidesi, sadece fertlerin gönüllerinde değil, toplumun her kesiminde böylesine kökleşip oturaklaşmıştı ki, bu seviyeye gelen bir toplumun, mânevî bir şahsiyet kazanarak farklı temayüzleriyle yekvücut hâlinde ve parçalanmaz bir vahdete (birliğe) ulaştığı açıktır.

Böyle bir toplumda fertler, birbirleri adına daha duyarlı, daha hassas hâle gelirler. Dertler, sıkıntılar ve kederler daha geniş bir yelpazeye yayılarak hafiflemiş olur. Daha sonra da bu vahdeti hisseden, duyan ve yaşayan herkes cemiyette meydana gelen her arızayı kendi başına gelmiş gibi hisseder.

Mevzua ışık tutması bakımından, millet-i İslâmiye adına hayatı boyunca dilgîr olmuş bir insanın ruh hâlini arz ederek, inanmış bir ferdin gerektiğinde neler yapabileceğini arz etmek istiyorum:

18