Burada istidrâdî olarak şunu da ifade etmekte fayda var: Ezan sesleri arasında doğmuş olmamız, ezan sesleriyle kulağımızın pasının siliniyor olması, Allah’ın büyük bir lütfudur. O lütufları kaynatan kazanın altına, mârifet adına her gün beş defa ateşler salınmakta ve bu ezanlarla o kazanlar kaynamaktadır. Bizlerin de bu lütuflar içinde, o kazanda kaynıyor gibi bir durumumuz var. Eğer biz bütün bunlar karşısında, hâlâ erimiyor ve hâlâ onunla uhrevîleşemiyorsak, o zaman, bizi –hafizanallah– başka bir yerde daha şiddetlisiyle eritirler endişesini taşımalıyız.
Ölüm ve Cennetlere “Uçmak”
Mü’min ölüme, meyve vermek için bir tohum gibi toprağın bağrına saçılmak nazarıyla bakmalıdır. Ölüm her ne kadar zâhirî yüzü itibarıyla soğuk gibi görünse de, mü’min onu bir iltifat çağrısı olarak kabul etmelidir. Zira ahiret mü’minin asıl yurdudur ve başta peygamber ve ashabı insanın bütün sevdiklerinin çoğu oradadır. Âyet-i kerimenin ifadesiyle “Her nefis ölümü tatmaktadır.”16 Bu itibarla ahirete hazırlıklı göçmek isteyen mü’min, ölüm gerçeğini hatırından bir lahza olsun çıkarmamalıdır. Nitekim Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Lezzetleri acılaştıran ve yıkan ölümü çokça hatırlayın.”17 hadisleri bu hakikati hatırlatır ve bizleri uyarır.