Sahabe efendilerimizin imanı da bir yönüyle böyleydi; onlar –muhalfarz– Efendimiz’i, peygamberlik mânâsının tersi bir noktada görseler, O’nun hakkında hiç mi hiç kanaatleri değişmezdi. Meselâ, hiçbir zaman “Neden diğer insanlar dört kadınla evlenebiliyorlar da, Allah Resûlü’nün dokuz tane?” diye akıllarının köşesinden bile geçmemişti. Kaldı ki onların çoğunun bir tane hanımı ya var ya da yoktu. Nitekim Suffe ashabı arasında evlenmeye fırsat bulamayan onlarca insan mevcuttu…
Mü’min ve Kâfir Kul
Allah’ın bir mü’min, bir de kâfir kulu vardır. Kâfir O’nu inkâr ediyor hem de âfâkî ve enfüsî onca delil ve burhanlara rağmen. Mü’min ise kâinat meşherini didik didik edip âdeta altını üstüne getiriyor ve O’nu anlamaya, duymaya çalışıyor. İşte bundan dolayı elbette yeryüzü, onu anlayan ve duyana ait olacak; onu anlamsız, çöplüğe atılacak bir cisim, bir nesne olarak görene değil. Zaten Allah (celle celâluhu), dünyayı salih kulları için yarattığını, onları yeryüzünün mirasçıları kıldığını, “Şurası muhakkak ki Biz, Tevrat’tan sonra Zebur’da da: “Dünyaya salih kullarım vâris olacak.” diye yazmışızdır.”35 âyeti ile ifade etmektedir. O hâlde mü’min, dünyanın dört bir yanına yayılmalı ve ruhunun ilhamlarını boş gönüllere üflemeye çalışmalıdır. Ayrıca Allah (celle celâluhu), kâfirlerin, mü’minler üzerinde hâkimiyet kurmalarına fırsat vermeyeceğini beyan etmektedir ki,36 bu da çok önemlidir.