Mü’minin derdi, insanların kalblerine Allah’ı yerleştirme olmalıdır. Ancak bunun gerçekleştirilmesi, mü’minin üzerine vazife değildir. Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) dilediği insanın kalbine imanı koyar, dilemediğine de koymaz. Mü’mine düşen asıl vazife, insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırıp kalbleri imana hazırlamaktır. Her mü’min, insanların üzerindeki küfür baskısını bertaraf etmeye çalışmalı; bakış zaviyesi bulanmış olanların bu hâlini düzeltmek için çaba sarfetmeli; onların imana girmelerine engel teşkil edebilecek gurur, kibir ve zulüm gibi mâniaları bertaraf etmeye çalışmalıdır ki, Kur’ân’ın âyetleriyle desteklenen konular da bunlardır. Nitekim, Efendimiz başta olmak üzere enbiyâ-i izâmın vazifelerinin sadece “tebliğ” olduğu hakikati, Kur’ân’ın on iki değişik yerinde anlatılmaktadır. Meselâ, “Resûle düşen şey sadece tebliğdir.”2 âyeti buna misal teşkil eden âyetlerden sadece biridir ve bu mesajın nebilerin şahsında mü’minleri de içine aldığı izahtan vârestedir.
Nur’un Meseleleri İzah Tarzı
Nurlar, İslâmî pek çok temel meseleyi halletmenin yanında, onlara bir bütün hâlinde bakıldığında, satır aralarına sıkıştırılmış pek çok yol gösterici mesajlar ve küllî kaideler türünden disiplinler ve fikir yumakları bulmak da mümkündür. Meselâ onlardan biri: “Bir insanı alıp, kemalâtın mertebelerinde dolaştırarak onu kurmay yapmaktansa beş on insanı nefer yapmak ve onları dalâletten kurtarmak daha iyidir.”3 Zira, çağ ve dönem itibarıyla insanları kurtarmak; onları ayakları yere basan birer nefer seviyesinde ele alma, onları yetiştirme, koruma ve kollamayla olacağından neferlerin anlayışı ve muhatap alınmaları ön plâna çıkar.