İçeriğe geç

Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir an belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı. Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı. Ahmet bin Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı. Serahsî, koca kâmûsunu hapsedildiği kuyu dibinde telif etmek zorunda kaldı. ve Üstad Hazretleri… Hatırlayalım ne diyor: “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.”5

İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir.

Bazı ithamlar, tabiî ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor; Fakat bir mü’min her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalı. Yani, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, asi kullarına bile kulu, mahluku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor. Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı. Haksızlıklar, zulüm ve zorbalıklar karşısında çok bunaldığı anlarda da, en fazla, hasımca davrananları Allah’a havale etmeli. “Allahım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları sana havale ediyoruz.” demeli.

52