İçeriğe geç

Müslümanlıkta ne âbâ-ı mesâcid vardır, ne ümmehât-ı mesâcid ne de onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunlar… İslâm, “ruhbaniyet”e yer vermediği için ruhanî meclislerin taassubu altına girmeden, halkın doğrudan ve en yüksek seviyede katılımı ile desteklenen bir devlet şekli salık verir. Devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dâreyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların her iki dünyada da huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır. Onu kutsama, mukaddes sayma gibi bir yanlışlığa düşmeden devlete karşı saygılı olmak bir vatandaşlık vazifesidir.

Devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletin bir kısım hata ve noksanları olmuş olabilir. Emevîler’in de kusurları olmuştur, Abbasilerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengîler, Eyyûbîler, Selçuklular ve hatta Osmanlılar da devlet vazifesinde az ya da çok kusur etmişlerdir. Fakat meseleye umumi prensipler açısından ve küllî bir nazarla bakmak gerekir.

41