İçeriğe geç

Evet, biz bir dönem de medreseyi ihmal etmişiz; onu hiç yenilememiş, zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek keyfiyeti yakalaması için gereken gayreti göstermemişiz. Mektebe gelince, onu da daha üzerinden yüz sene geçmeden bir acûze-i şemtâ (beli bükülmüş, dişleri dökülmüş, saçları bembeyaz olmuş bir kocakarı) hâline getirmişiz. Ruhumuzu kıvamına erdirmek ve gönül hayatımızı mamur etmek için kurulmuş müesseseleri, tekyeyi, zaviyeyi partallaştırmış ve kısırlaştırmışız. Mânevî ve ruhî hayata sırtımızı dönmüşüz ve neticede biz bugün atalarımızın günahlarının ve kendi ihmallerimizin cezasını çekiyoruz. Şimdilerde de hâlâ günahlar işliyor ve ihmallerimize devam ediyorsak, onların cezasını da gelecekte yine biz çekeceğiz ve dahası bizim çocuklarımız çekecek.

Hani anlatılır ya: Haydutlar, içinde Allah dostlarından birinin de bulunduğu bir kervanı soymuşlar. Kervanda mal-mülk, kıymetli eşya adına ne varsa hepsini almışlar. Allah dostu tevekkülle karşılamış bu imtihanı. Sabır içinde yoluna devam etmiş. Çok geçmeden, bir kuyudan su çekelim derken bakmışlar ki; haydutların reisi kuyunun dibine düşmüş ve kendisini kurtarmaları için yalvarıyor. Allah dostunu görünce de şöyle sesleniyor: “Be adam sen nasıl velisin; biraz sabırlı olup az insaf etseydin ya!. Hemen öyle hakkımda beddua etmenin ne âlemi vardı. İşte çırpınıyorum şuracıkta…” Allah dostu cevap veriyor: “Hayır” diyor, “Bu bela benim bedduamdan dolayı değil. O senin daha önce karıştırdığın haltların cezası; bizimkinin sırası daha gelmedi.”

Ömer Gibi İdareci mi İstiyoruz, Öyleyse…

43