Edebin birkaç mânâsı vardır. Birincisi, insanın tavır ve davranışlarında, oturuş ve kalkışında, hatta mimiklerinde hep karşı tarafa saygı ifade eden bir hâl içinde olmasıdır. Edebin –edebiyat kelimesiyle aynı kökten gelmesine bağlı olarak– bir diğer mânâsı da, hitabet sanatını bilme, sözün hakkını verme, üslûplu ve güzel konuşma demektir. Hazreti Ebû Bekir’in sorusu da bu ikinci mânâ istikametindeydi; “Sana bu kadar güzel konuşmayı kim öğretti?” diyordu. Demek ki, sözden anlıyor, bir mücevherci gibi söz inci-mercanlarını fark ediyor ve hayranlığını dışa vuruyordu. İşte, böyle bir insanın, bütün hayatı boyunca Efendimiz’in huzurunda konuştuğu sözlerin tamamı yüz cümleyi geçmez. Hatta bir yönüyle konuşmayı seven ve konuşmadan çok çok iyi anlayan, “Ben hiç durmadan İbnu Ebî Salt’ın şiirlerinden bin tanesini peşi peşine okurum.” diyebilen, zamanında edebiyatla da meşgul olan ve bu konuda, İmriül Kays, Nabigatü’z-Zebyanî, Züheyr İbn Ebî Sülma, Tarfete İbn Abd, Lebid İbn Rebia… gibi cahiliye şairlerini birkaç mısralarından tanıyıp ayırdedebilecek kadar engin bir malumata sahip bulunan Hazreti Ömer’in, Efendimiz’in huzurundaki bütün konuşmalarını da sayabilirsiniz. Peygamberimizin yanında senelerce bulunmasına rağmen ona söylediği sözlerin sayılabilecek kadar az olduğunu göreceksiniz. Nedendir acaba? Çünkü, bu insanlar, konuşmasını bilen ve her sözü faydalı olan bir insanı dinleyip ondan istifade etmek için sükut duruyor; böylece hem söz ve vakit israfından uzak kalmış hem de sözlerinden herkesin istifade edebileceği O Söz Sultanına konuşma imkânı vererek herkesin nasiplenmesini sağlamış oluyorlardı.