İçeriğe geç

Önce bu topluluk, öyle nezih bir cemaattir ki, Allah’ın tedelli yoluyla kendilerini sevip seçmesine; yani cemaat hâlinde murad kılınmalarına mukabil, onlar da gönülden Allah’ı severler. Hem öyle severler ki, bir başka âyette ifade buyrulduğu üzere, bunlar babaları, dedeleri, oğulları, kardeşleri ve kabileleri bile olsa, Allah’a düşmanlık yapan kimseye karşı kat’iyen hakikî mânâsıyla alâka duymazlar. Onların bütün sevgileri yalnız ve yalnız Allah içindir: Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için alır ve Allah için verirler. Onların kalblerinde ve muamelelerinde hiçbir şey Allah sevgisinin yerine geçemez. İşte, mevsimi gelince sahabenin iz düşümü olarak zuhur edecek topluluğun birinci vasfı budur: Allah’ı sevmek ve O’nun muhabbet ve rızasını her şeyin önünde tutmak…

İkinci olarak, bu cemaat, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere indirecek kadar mahviyet içindedirler ve her ferdiyle birer tevazu kahramanıdırlar. Burada Hz. Üstad’ın, “Bedevilere karşı galebe cebr ile, medenilere karşı ise ikna iledir.”2 tespitine dayanarak, farklı açıdan şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:

Sahabe asrında, onların karşılarındaki düşman cephesi bedevilerden müteşekkildi ve dolayısıyla, onlara karşı zafer, galebe ve caydırma bir bakıma zoru gerektiriyordu. Ayrıca, iman ve İslâm’ın neticesinde ailelerde bile bölünmeler meydana gelmişti ve “cahiliye asabiyeti” denilen kavim ve kabilecilik, toplumu birleştirmede önemli bir unsurdu. İşte böyle bir zamanda, ehl-i ilhad ve küfre karşı şiddetli olmak, kendi şartları içinde ehemmiyet arz ediyordu. Hatta bu hususa ince bir remiz olarak, kaderî programın Hz. Ebû Bekir’i öne çıkarmasının ardından, kâfire karşı şiddetiyle meşhur Hz. Ömer’in ikincilik tahtına oturmasına bu işaret ve remiz açısından bakılabilir.

103