“Az meylederdin.” demek, meylettin demek değildir. Mümkünü vâki kılacak hiçbir hâdise yokken, Efendimiz’de böyle bir zaaf aramak, düşünce zaafı olsa gerek.
Allah (celle celâluhu), ezelde O’nu tespit edip korumuştur. O da, “lâ yezâl”de asla kaymayacaktır. Çünkü O’nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdoluydu. Böyle bir Sultanlar Sultanı, semalara taht kurmuş otururken, O’nun topuğuna çamur bulaşacağına ihtimal vermek ya çamurun, ya da semalara taht kurmanın ne demek olduğunu bilmemektir. Ne diyeyim, Allah (celle celâluhu) böyle sefil düşüncelere de istikamet bahşetsin!.
Hele âyetin siyakı, yani bu âyetlerden sonra gelen şu âyet, Allah Resûlü’nün asla onlara meyletmediğini apaçık göstermektedir ki, âyet şöyle buyurur: وَإِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَإِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلَّا قَلِيلًا“Memleketinden çıkarmak için, neredeyse seni zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da çok az kalabilirlerdi.”683
Fakirlere Karşı Tavır
Tenbih buudlu diğer bir iltifat da, Kureyş’in şu müracaatı münasebetiyle şerefnüzul olmuştu. Kureyş, Allah Resûlü’ne gelerek: “Senin yanında şu fakir ve miskin insanlar, şu köleler oturuyorlar. Biz, onlarla aynı mecliste oturamayız. Ya bize hususî bir gün ayır. Ya da biz geldiğimizde onları yanından uzaklaştır.”684 dediler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sabah akşam, Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları kovarak zulmedenlerden olasın.”685