İçeriğe geç

Ama mesele bir hüviyet kazanma ve varlığımızla orada zuhur etme meselesidir. Muhbir-i Sadık’ın ifadesiyle, biz Cennet’te Allah’ı görecek ve her görüşle değişeceğiz.30 Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede ederken apayrı âlemlere gireceğiz. O’nu Cennet’ten göreceğiz; ama ne Allah Cennet içinde muhat, ne de O’nun tecellîsi sadece Cennet’e münhasırdır. Biz Cennet’e girdiğimiz zaman -inşâallah- bu âlemin buudlarından çıkmış olacağız. Ne üç buudlu mekân ne de tek buudlu zaman artık bizi hapsedemeyecektir. Yukarılarda uçuyor gibi bir atmosfere girecek ve işte o zaman Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede edeceğiz.

Mü’min olarak bizler, en az fiziğe inandığımız kadar, fizik ötesine de inanırız. Kat’iyen biliriz ki, eşyada hakikat adına seyrettiğimiz şeyler, esasen onların arkalarındaki gölgelerinden ibarettir. Ne var ki, nazarı sathî, kalbi kapalı ve duyguları körelmiş kimseler, daha çok bu gölgeler üzerine konar kalkarlar.

Vicdan, eşyanın özüne uyandığı, onun dış yüzüne bağlı kalmayıp perde arkasına nüfuz ettiği nispette, insanın kalbi, ruhu, beyni, hisleri ve bütün melekeleri daha bir derinliğe ulaşırlar. Bu durumu kazanan bir insan ise artık gözünü kullanmadan da görebilir, kulağını kullanmadan da işitebilir ve burnunu kullanmadan da koku alabilir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Saflarınızı düzgün tutunuz. Şeytanın aranızda gezdiğini görüyorum. Ben önümü gördüğüm gibi arkamı da görürüm.”31 buyurarak bu hakikate işaret etmiştir. Yine bu meyanda, Hz. Yakub (aleyhisselâm), Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm) kokusunu çok uzak mesafeden hissetmiştir.32 Hz. Ömer, on günlük mesafedeki ordularının başkomutanına, savaş esnasında taktik vererek “Ey Sâriye! Dağ tarafına, dağ tarafına!”33 demiştir. Ve sesini bu uzun mesafeden Hz. Sâriye’ye duyurmuştur.

56