Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde nazara verilen, “kuvvetin hakta olması” ve “mü’minlerin aziz olmaları...” gibi prensipler açısından yukarıdaki meseleye bakıldığında şu neticeler ortaya çıkmaktadır: Mü’min, izzet-i nefis sahibidir; ne var ki nefis, bizzat ve lizatihâ aziz değildir. Bunun mânâsı şudur ki, mü’min, Allah’a itimat ettiği için her zaman azizdir, komplekse girmez ve tezellüle rıza göstermez.. Allah’tan başka kimsenin karşısında bel kırmaz, boyun bükmez.. ve aynı zamanda o, çok şefkatlidir, kimseyi zelil kılmaya ve küçümsemeye de yeltenmez. Düşmüşün elinden tutar kaldırır, mazlumun imdadına koşar. Bunların yanında o her zaman hakperesttir, hakikat-âşinadır, hakka hürmetkârdır, hakkın hatırını her şeyden âli bilir, kimde görürse görsün tereddüt etmeden onu alır ki, “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu, nerede bulursa alsın.”[1] zayıf hadisi de bir bakıma bu ufku işaretlemektedir.
Esasen zikredilen bu vasıflar, bir mü’mini resmetmektedir. Konu tekâbül sanatı çerçevesinde ele alındığında münafıklar, tamamen bunun zıddı bir görünüm arz etmektedir ki, günümüzde de bu, Kur’ân’ın tilmizleriyle felsefe tilmizleri arasında aynıyla görülmektedir. “Yirmi Beşinci Söz” ve “On İkinci Söz”de açık bir şekilde ifade edildiği gibi münafık, izzet-i nefisten mahrum olduğu için bir zillet-i nefis örneğidir. Evet o, her zaman tenezzül ve tezellül içinde bulunmanın yanında şefkatsiz ve merhametsizdir, tahkir eder başkalarını. Hakşinas değildir, bilmez Hakk’ın hatırını; bilmez de hep hakkı kuvvette görür.