İçeriğe geç

Bunu söylerken, elbette bu içtimaî yapıda düzen yoktur, demek istemiyoruz. Biz sadece idare etme mevkiinde bulunmayı bir üstünlük pâyesi kabul etmediğimizi ortaya koymak istiyoruz.

Zaten başka türlü de düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, Hz. Ömer kendini insanların en mücrimi bilir ve Cenâb-ı Hakk’a yalvarırken, “Allahım, ümmet-i Muhammed’i benim günahlarım sebebiyle helâk etme!” derdi.8

Bir başka sefer, camide hutbe irad ederken bir ara cemaate sorar: “Eğer ben eğrilirsem ne yaparsınız?” Bir iman eri cevap verir: “Seni kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz!”

Bu cevap onu çok ama çok sevindirir. Secdeye kapanır ve “Sana hamd olsun. Ömer eğrildiği zaman bu cemaat içinde onu düzeltecekler var.” diyerek Allah’a şükreder.9

Bir başka defasında, yine Hz. Ömer hutbe esnasında, “Ey insanlar, dinleyin ve itaat edin!” der. Bir sahabi hemen yerinden fırlar: “Ne dinler ne de itaat ederiz!” diye gürler.

Halife ona kendisine böyle cevap verişinin sebebini sorar. O zat halifeye o anda üzerinde bulunan yeni elbiseyi gösterir ve “Yâ Ömer! Giymiş olduğun bu elbisenin hesabını vermedikçe seni dinlemeyecek ve sana itaat etmeyeceğiz!” der.

“Zira” diye devam eder sözlerine, “Beytülmâlden sana da bana da aynı kumaş düşmüştü. Ben kendime ondan bir elbise yaptıramadım. Görüyorum ki, sen kendine bir elbise yaptırmışsın. Bu nasıl oldu?”

Hz. Ömer eliyle oğlu Abdullah’a işaret eder: “Kalk oğlum, bu elbisenin hikâyesini anlat!” der.

Abdullah ayağa kalkar: “Bana da, babama da birer parça kumaş düşmüştü. Ben hakkımı ona verdim. Şu anda üzerinde gördüğünüz elbise ikimizin hakkından meydana gelmiş bir elbisedir.”

150