İçeriğe geç

Bu meseleyi kısaca şöyle anlamak da mümkündür: Hidayete ermede veya dalâlete düşmede bu ameliye ne kadar olursa olsun meselâ: Bu iş on ton ağırlığında bir iş ise, bunun aşr-ı mi’şarını (yüzde birini) dahi insana vermek hatadır. Hakikî mülk sahibi Allah’tır ve o iş mülk sahibine verilmelidir.

Müsaade buyrulursa biraz daha açayım: Allah hidayet eder ve hidayetinin de vesileleri vardır. Camiye gelme, nasihat dinleme, fikren tenevvür etme, hidayetin yollarından bazılarıdır. Kur’ân-ı Kerim’i dinleme, mânâsını tetkik ve derinliklerine nüfuz etme, hidayet yollarındandır. Aynı şekilde Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzur-u risaletpenâhîlerine gitme, rahle-i tedrisi önünde oturma, O’nu can kulağı ile dinleme, O’nun gönülden ifade edilen sözlerine kulak verme ve O’ndan gelen tecellîlere gönlünü mâkes yapma, hidayet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidayete mübaşeret eder. Evet, camiye geliş, küçük bir mübaşerettir. Ama Allah (celle celâluhu), camiye gelişi hidayete vesile kılar. Hidayet eden Allah’tır; fakat bu hidayete ermede Allah’ın kapısını, “kesb” unvanıyla döven kuldur.

İnsan, demhaneye, meyhaneye, puthaneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “Beni saptır!” demiş olur. Allah da murad buyurursa onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyrulursa, insanın elinde o kadar cüz’î bir şey vardır ki, bu ne hidayeti ne de dalâleti asla meydana getiremez.

131