Bazı kimseler uyanıkken dahi, misal âleminden nazarlarına arz edilen misalî levhaları görür ve misalî şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve “halüsinasyon” derler; varsın desinler… Resûl-i Ekrem’in mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Âlem-i misale, âlem-i berzaha ait misalî levhalar, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına naklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.
Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy geliyordu. Efendimiz dışında kimse hiçbir şey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek bir şey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysaki bazen zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu hâlde vahiy gelirdi de, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyardı ama, öbürleri ne bir şey duyar ne de hissederlerdi. Resûl-i Ekrem ise, o vahyi harfiyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır…
Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine bir şeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi bir şey… Morsda nasıl “di.. di.. dâ..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında… Bu da ayrı bir konuşmadır.