Belli bir dönemde, Kâbe’nin etrafında veya Medine’de bile olunsa, kıble, pek çok hikmetlerden ötürü Mescid-i Aksâ idi. Bu sebeple Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âşık-mâşuk ilişkisinin çok çok ötesinde, onunla buluşacağı ânı dört gözle bekliyor ve zımnî bir vuslat iştiyakıyla içini Allah’a açıyordu. Aslında O, sair peygamberler gibi –teşbihte hata olmasın– herhangi bir çekime kapılmayan hatta öteler ötesi âlemde dahi bir şeylere takılıp kalmayan uhrevî bir üveyik gibiydi. Meselâ, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) amûdî bir urûcla, yani dikey bir yükselişle yerçekiminden kurtulmuş, halilullah makamına ulaşmış ve bir daha geriye dönmemişti. İhtimal bu kabîl sebeplerle o, ahirette herkesin kendisinden şefaat dilediği ve dilendiği çetin bir anda, kendi nefsinden endişe ederek, kapısına gelenleri bir başkasına gönderecekti.21 Efendimiz’e gelince, O, amûdî urûcuyla yükselecek, yükselip Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kâb-ı Kavseyn’e ulaşacak ama, hiçbir çekime takılmadan hep öteler ötesi âlemlerde seyahat edecek; edecek ve başı dönmeden, bakışı bulanmadan, büyüklüğünün ayrı bir derinliği sayılan bir ulu nüzulle bu gök yolculuğunu tamamlayacaktı.
Evet, böylesi yüceler âleminde dolaşan, meleklerin kanatlarını ayaklarının altında kaldırım taşıymışçasına kullanan bu Serdar-ı Âzam, Melikü’l-İns ve’l-Cân, hakikat-i Kâbe ile buluşmak için, peygamberane nezahet ve nezaketle başını göklere çeviriyor ve içini çekerek “Ne zaman Allah’ım?” diyordu. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu çerçevede O’nu Kâbe ile buluşturması neticesi elbette Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olacaktı. Onun için, “Seni razı ve memnun olacağın kıbleye çevireceğiz.” buyuruyordu ki, bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın da O’ndan ve O’nun kıblesinden hoşnutluğu demekti.
Dipnotlar
- 21 Bkz.: Buhârî, enbiyâ 9; tefsir (17) 5.