İçeriğe geç

Aslında hakikat-i Ahmediye ile hakikat-i Kâbe arasında çok ciddî bir alâka vardır. Ezelî takdir gereği fıtratında bunu hisseden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), daima Kâbe’ye doğru yönelmek istemiştir ki, O’nun bu kalbden yönelişini Kur’ân bize şöyle anlatır: قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَۤاءِۚ“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz.”24 Efendimiz’in yüzünü göğe çevirmesindeki kastı ise, kıblenin tahvili konusunda, Cenâb-ı Hakk’ın yeni bir hüküm vaz’etmesi arzusu idi. Evet O, âdeta ötelerden bir haber bekliyordu. Nitekim âyetin devamı bu müjdeyi veriyor ve فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا۞“Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz.” diyor ki, bu hakikati anlayabilmek biraz zor olsa gerek. Hakkıyla bunu anlamak, ancak Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe ile tev’em bir döl yatağında yaratılmış olduğunu kavramaya vâbestedir.

İşte bu çerçeve içinde Efendimiz’in müşriklere müdârât ve mümâşât sayılabilecek mevzularda kesin tavrını koyması gerekliydi. Evet, hakikat-i Kâbe’nin kendisiyle ciddî bir alâkası vardı; vardı ama, O’nun bi’setinin sebebi olan tevhid meselesi, Kâbe kudsiyetinin de, Kâbe’nin kıble olmasının da çok çok önündeydi. Onun için Efendimiz Mekke’de yönelmeye başladığı Mescid-i Aksâ mihrabına belli bir süre Medine’de de devam buyurdu.

Medine’deki Yahudiler ise, kıblenin Mescid-i Aksâ olmasından hareketle, biz asıl, siz ise bize tâbisiniz demeye başlayarak bunu dinleri adına bir hüccet olarak kullanmak istediler.25 Aslında Efendimiz arzu etseydi Medine’ye varır varmaz, Kâbe’yi kıble edinebilirdi; ama O, kendi başına hareket etmiyordu ki!.. Evet O her davranışında Allah’a bağlı ve kendine rağmen yaşayan bir Ufuk İnsan’dı.

46