İçeriğe geç

Kur’ân, “Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma hâline gelince, (Firavun:) ‘Gerçekten İsrailoğullarının inandığı İlâh’tan başka İlâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım!’ dedi. Şimdi mi (iman ettin)! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin cesedini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu hakikaten bizim âyetlerimizden gafildirler.”3 âyetleriyle Firavun’un boğulduğunu ifade etmesine karşılık bir kısım müsteşrikler, “Hayır, Firavun boğulmamıştır, onun cesedi öldükten sonra mumyalanmış ve günümüze kadar bu şekilde gelmiştir.” diyorlardı. Oysaki Kur’ân-ı Kerim, onun cesedini gelecek nesillere ibretle seyrettirmek üzere korunacağını anlatmakta idi. Ve nihayet gün gelip araştırmalar neticesinde Firavun’un cesedi, âyet-i kerimede ifade buyrulduğu gibi, mumyalanmadığı hâlde çürümemiş olarak ortaya çıkınca, Kur’ân’ın bu gaybî ihbârâtı karşısında herkes hayretler içinde kaldı ve inatları vicdanlarına yenik düştü.

Bazı Avrupalılar, Hz. Nuh tufanı ile ilgili âyetlere de hücum ediyorlardı. Neden sonra, bir kısım araştırmalar ile gerçekten bir zamanlar dünyayı tamamen veya kısmen korkunç bir tufanın bastığı hakikatini öğrendiler. Hatta bu araştırmalar neticesinde ulaştıkları belgeler, bu mevzuda onlarda o kadar ciddî kanaat hâsıl etti ki, onlar, Hz. Nuh’un gemisinden bir kalıntı bulabilmek için üst üste Cûdi Dağı’nda araştırmalar yaptılar. Oysaki Kur’ân-ı Kerim, çok erken bir dönemde, bu vak’ayı hem de kafalarda zerre kadar bir tereddüt ve şüpheye mahal bırakmayacak kat’iyette ve en ince teferruatıyla arz ediyordu.4 Ne var ki, onların Kur’ân’ı anlamaları ve gerçeği kabul etmeleri için asırların geçmesi gerekiyordu.

355