Şimdi isterseniz, konuyu bazı misallerle biraz daha açalım: Tefsircilere göre, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın haber verdiği şahıslardan birisi Velid b. Muğire’dir. O, hem çok sayıda evlâda hem de bol miktarda mala sahip olan, oldukça zengin biridir. Aristokratlar arasında yetişmiş, oranın edep ve irfanına sahip bulunan, dolayısıyla konuşmasını da iyi bilen ve hemen her yerde itibar gören bir insandır. Velid b. Muğire vahyin ilk yıllarında Resûl-i Ekrem’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmış, O’ndan Kur’ân’ı dinlemiş, sözden iyi anladığı için de Kur’ân’ın ifadelerinin tesirinde kalmış ve O’nun bir beşer kelâmı olamayacağını hemen anlamıştı; anlamıştı ama, kibir ve gururu Müslüman olmasına engel olmuştu. Evet, kibir ve gururuna yenilen bu tâli’siz insan, evvelâ Kur’ân hakkındaki kanaatlerinde oldukça insaflı davranmıştı:
“Vallahi, Muhammed’den az önce bir söz dinledim ki, o ne ins ve ne de cin sözüdür. Onun kendine has bir tatlılık ve halâveti var ki, yukarısı meyveli, aşağısı bereketli ve zemini de oldukça sulu.. bu itibarla o kesinlikle bir gün mutlak üste çıkacaktır ve kat’iyen aşılamayacaktır.” Buna karşı Kureyş, “Velid sapıttı; vallahi bütün Kureyş de sapıtacaktır!” dediler. Bunu işiten Ebû Cehil, “Ben onun hakkından gelirim!” diyerek kalkıp öfkeli öfkeli Velid’in yanına vardı ve “Ey Velid! Kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şeyler elde etmek için O’nun yanına gidiyormuşsun!” dedi. Bunun üzerine Velid: “Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginiyim.” şeklinde konuştu. Bu defa Ebû Cehil: “O hâlde O’nun hakkında bir söz söyle de kavmin işitsin ve senin O’nu sevmeyip inkâr ettiğini anlasın.” teklifinde bulundu.