İçeriğe geç

Evet, bütün bu tevcihleri bir arada mütalaa edip göz önünde bulundurarak Kur’ân’ın sûrelerinin misli bir sûre veya bir âyet meydana getirmenin beşer takatinin çok çok üstünde olduğu görülecek ve hayrete düşülecektir. Evet Kur’ân, bütün bu harika yönleriyle herkese meydan okumuş olmasına rağmen şimdiye kadar ona nazire yapmaya kalkıp da âleme maskara olan üç-beş densizin, kendilerini gülünç duruma düşürecek teşebbüslerinin dışında herhangi bir şey göstermek mümkün olmamıştır. Herhangi bir şey göstermek şöyle dursun, o gün Ukaz ve Kaynuka gibi panayırlarda, kendileri için büyük tahtlar kurulan ve bu tahtların üstünde pek çok söz sultanı –bunların arasında A’şâ, Lebid, Hansâ gibi o günün dev şairleri de vardır– Kur’ân’ın mu’ciz ifadeleri karşısında dize gelmişlerdir. Ayrıca bunlar arasında Müslüman olmadan önce ilhamla söz söylüyor gibi algılanan ve insanların etrafında pervaneler gibi döndükleri Lebid türü öyle şairler vardı ki, Kur’ân’ın mu’ciz-beyan ifadelerini duyunca ona teslim olmuş ve şiirle iştigalden vazgeçmişlerdir. Evet, Kur’ân bunların düşünce dünyalarına girdikten sonra, bir daha şiir yazmamışlardır.42

Öyle ki o dönemin bütün şair ve ediplerinin hepsi, Kur’ân’ın baş döndürücü o sihirli ifadeleri karşısında âdeta büyülenmişlerdir. Oysaki onlar, dile ve dilin bütün inceliklerine vâkıf kimselerdi. Öyle ki bir tek cümleye secde edecek kadar şairane derin duygular taşıyorlardı. Şiirleri altın yaldızlarla yazılıp Kâbe’nin duvarına asılan o “Muallakât-ı Seb’a” şairlerinden hayatta olanlar, Kur’ân nazil olunca şiirlerinin artık bir kıymet ifade etmediğini anlamış ve onları kendi elleriyle Kâbe duvarından söküp atmışlardı. Evet o gün Kur’ân’dan birkaç âyet olsun dinleyen hemen herkes, ona nazire yapılamayacağını ve onun bir mislinin meydana getirilemeyeceğini itiraf etme zorunda kalıyordu.

375