Hâlbuki bir sineğin kanadına mukabil gelmeyen bir dünya veya onun cüzî lezzetleri karşısında bu istidatların kullanılması, tamamen hüsran ve kaybetmişliktir. Bu korkunç hastalıklı hâle karşı Kur’ân-ı Kerim bize yol göstermekte ve, إِلَّا الْمُصَلِّينَ الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ “Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler).”272 buyurarak, ancak namaz kılanların böyle bir vartaya düşmeyeceklerini haber vermektedir. Demek günde beş defa huzur-u ilâhiye gelen kimseler, kötü birer haslet olan hırsı, kini, nefreti, şehveti dünyevî hesaplarında kullanmayacak, belki ahiretleri hesabına kullanacaklardır.
c. İlâhî Davete İcabettir
Namaz, bir inşirah ve itminan vesilesi olduğu kadar, Rabbin davetine bir icabet mânâsı da taşır. Günde beş defa minarelerden “Allahu ekber, Allahu ekber” diye ezan-ı Muhammedî okunur ve umum insanlara bir davetiye çıkarılır. Âdeta onlara, “Allah büyüktür, küçük olan sizlersiniz. Muhtaç olduğunuz şeyleri kazanmak için, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesilesiyle Rabbin huzuruna çıkın, ulûfe dağıtılacak mescitlere koşun, felaha kavuşun.” denir.
Mü’min, bu davete icabet eder. Zira bu davet, onun davasının davetidir. O, bu hâliyle sanki, “Allahım! Beni günde beş defa camiye çağırdın; çağırdın ve işte ben icabet ediyorum. Beş değil, günde elli defa da çağırmış olsaydın ben yine gelecektim.” demek ister. Onun bu niyetine karşı Cenâb-ı Hak da, “Kulum! Biliyorum sen bu niyet içindesin. Ben de sanki elli defa camiye gelmişsin gibi sevap yazıyorum.” der ve beş vakit namaza karşılık elli vakit sevabı yazar.