Namaz, hayatın hesabını vermek üzere günde beş defa huzur-u ilâhiye çıkmadır. Başka bir ifadeyle o, her an, arkasında Azrail’in nefesini, önünde Rabbin hesabını hissetmedir. Solda şeytanın saptırmasından Rabbin dergâhına sığınma, sağda ise meleklerin teyidi altına girme neşvesi içinde, Rabbin huzurunda el-pençe divan durmaktır. İşte bu mânâda eda edilen namazdır ki insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Çünkü bu mânâda kılınan bir namaz, günde beş defa günahlardan kurtulma ve Rabbin huzuruna çıkma liyakatını kazanma mânâsına gelir. Bundan sonra artık günahlara girmenin bir mânâsı ve mâsivânın kir ve paslarına bulaşmanın mantıkî bir gerekçesi olamaz.
Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de, إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.”277 buyuruyor. Fuhşiyat ve münkerat, kendilerine has o menhus yönleriyle mü’mini, esasen yapması gerekli olan miraçtan ve Rabbin huzuruna çıkmadan alıkoyacak bir ağırlık, dolayısıyla Allah’ın sevmediği birer günahtırlar. “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”278 hakikatince, günahlara dalan bir insan, o nispette de Allah’tan uzaklaşmış ve şeytana yaklaşmış olur. Başka bir ifadeyle, namazla kazandığı kurbiyeti, günahla kaybetmesi, adım adım tırmanıp zirvesine ulaştığı merdivenden, mânâsız şeyler için, yeniden hem de başaşağı düşmesi demektir. Öyleyse Rabb’e yakınlığı ideal edinmiş, onun arkasından koşan bir mü’min, kendini Rabbinden uzaklaştıracak fuhşiyat ve münkerata dalmaktan –sahih hadisin ifadesiyle– ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmalı ve kaçmalıdır.