İşte bu ruh ve bu şuur içerisinde namazı eda, Rabbin karşısında el-pençe divan durup bir ahd ü peymân yenileme, Allah’la olan bağları kuvvetlendirme demektir. Bu haddizatında çok kolaydır; ama meselenin neşvesine eremeyenler için de zorlardan zordur. Namaz kılma Allah’a yaklaşmaya bir vesile olduğu gibi onu terk etme de şirke ve küfre girmeye bir vesiledir. Efendimiz, إِنَّ بَيْنَ الرَّجُلِ وَبَيْنَ الشِّرْكِ وَالْكُفْرِ تَرْكَ الصَّلَاةِ “Kul ile küfür ve şirk arasında sadece namazın terki vardır.”280 buyurur. Başka bir hadislerinde ise, مَنْ صَلَّى صَلاَتَنَا وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا، وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا فَذَلِكَ المُسْلِمُ الَّذِي لَهُ ذِمَّةُ اللّٰهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ، فَلاَ تُخْفِرُوا اللّٰهَ فِي ذِمَّتِهِ“Kim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, yediğimizden yerse o Müslümandır ve Allah ve Resûlü’nün himayesi altındadır. Allah’ın himayesini hafife almayınız.”281 buyurur. Tıpkı gayrimüslimlerin, İslâmî bir idarenin zimmetini kabul edip o idarenin himayesi altına girmekle, Müslüman tebaanın istifade ettiği bütün haklardan istifade ettikleri gibi, Müslüman da âdeta namazını kılıp kıbleye teveccüh etmekle Allah ve Resûlü’nün himayesine girmiş olmaktadır. Artık kimse ona dokunamaz. Himaye altındaki bir insana yapılacak eza ve cefa, doğrudan doğruya onu himayesi altına alan kişiye karşı işlenmiş sayılır!
Demek Allah’ın himayesini kabul eden bir insan, büyük bir koruma altına girmiş, Müslümanlığa ait şeâir sayesinde küfür ve şirkle kendisi arasına bir perde çekmiş demektir.