Hakk’a doğru kanatlanma, fena duygu ve tutkulardan arındıktan sonra gelir. Aksine, “Doldum, erdim, bildim.” iddiaları nefsin mırıltıları ve hele hele “Ben şuradayım, buradayım, kurtuldum, kurtardım.” gibi söz ve düşünceler, şeytanın ağında ölüm hırıltıları olsa gerektir. Esasen ‘Ben’ düşüncesi, o tarladan ilk plânda kaldırılıp atılması gereken en zararlı bir diken ve çakıl taşıdır… İnsanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gereken bir şey varsa, o da benliktir. Benlikten vazgeçmeyenin, öbür âlemlerden gelen “Benim” sözünü duyması mümkün değildir!
2. İradenin kavgası verilmelidir
Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gayesi vardır. Göz Cenâb-ı Hakk’ın istediği istikamette bakmak, el o istikamette tutmak, ayak yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. Diğer duyguları da gayelerine uygun sıralayıp, onların yaratılış gayelerini anlatmak mümkündür.
İrade için de durum, bundan daha farklı değildir. Onun da bir yaratılış gayesi vardır… Evet irade, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata mâl etsin ve yaşanır hâle getirsin diye yaratılmıştır. O bu vazifeyi îfa ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, iradenin karşısına pek çok mânia ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır. Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, iradenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irade felç ise, işte o zaman şeytan, rolünü rahatlıkla oynayacağı mükemmel bir sahne bulmuş demektir. Midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?