İçeriğe geç
مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ27 , مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ28 مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ29 , مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ..30

gibi sözlerle bir mârifet mülâhazası, bir ibadet şuuru, bir acz ü fakr tavrı, bir şevk u şükür iştiyakıyla ifade ettirmesi büyük bir mazhariyettir. Ve onlardan olmayanın da bunu kavraması mümkün değildir. Nasıl mümkün olabilir ki bu, hususî bir mevhibedir ve hangi şart-ı âdiye bina edilirse edilsin, Hazreti Vehhâb’ın bir atıyyesidir; O’nun atıyyelerini de ancak matıyyeleri yüklenir ve temsil eder.

Böyle bir tevhidi, kâmil mânâda ancak enbiyâ-i izâm ve asfiyâ-i fihâm efendilerimiz duyup hissedebilirler; hissedebildiklerinin de ancak mezun oldukları miktarını fâşedebilirler. Asfiyâ o vadide her zaman at koşturur, kapalı motif ve sembollerle –hadlerinin elverdiği ölçüde– onu soluklamaya çalışır; daha gerilerdeki evliyâ ise, gerektiğinde onu kelâm-ı nefsîyle mırıldanır; ama bunların hepsi de, gereksiz yere hâl ve zevk ifşâsından fevkalâde sakınır; hatta fâşetmeyi ulûhiyet haysiyetine karşı irtikâb edilmiş bir hata sayar ve ağyâra sır vermiş olmadan ötürü tir tir titrerler.

Herhâlde böyle bir konuda, enbiyâ-i izâmın mesajlarını yeterli bularak, mevzuu onların idrak ufkuna göre seslendirip اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ31 itirafıyla hakikatin ilmini ve ehassü’l-havâssın tevhid telakkisini Allah’a havale etmek en selâmetli yol olsa gerek.

226