1. Tevhid-i imanî ve tevhid-i ilmî, şuhûd ve istidlâl ile elde edilen tevhiddir ki, bu mazhariyeti paylaşanların, şirkten ve şaibe-i şirkten uzaklaşarak ömürlerini hep vahdaniyet-i ilâhîyi düşünme, O’nu yâd etme ve gönlünün derinliklerinde O’nu duyması şeklinde tecellî eder.
2. Keşfî ve zevkî tevhid, şuhûd ve istidlâl yoluyla elde edilen mârifeti, daha sonra da vicdanî bir keşif ve zevkle duyup hissetme; yaşayıp kalble seslendirme demektir.
3. Tevhid-i zâtî, Hazreti Vâhid u Ehad’in, Kendinin Kendine olan şehadetini tazammun eden öyle derin bir tevhiddir ki, O, kime duyurmuşsa o duyar; kime hissettirmişse o hisseder; duyup hissedenlerin de ya dilleri tutulur ya da O’nun müsaadesi ölçüsünde çevrelerine ifade ve ifaza edebilirler. Bu mertebedeki tevhidi duyan bir sâlikin nazarında bütün delil ve işaretler renk atar; eşya min vechin serâb olur; bütün varlık itibarîliğe bürünür ve edep insana artık “Sus!” der; “Sus!” der, zira bu makam sükût makamıdır ve bu tevhid de tevhid-i sükûtîdir.
Bu mülâhaza çerçevesinde Mevlâna tevhid hislerini şöyle seslendirir:
“Ey birader, kîl u kâl erbabından elini çek ki, Cenâb-ı Hak sende ilm-i ledün izhar eylesin.. söz gelip buraya dayanınca, dudak “pes” edip kapandı.. kalem bu noktaya ulaşınca o da kırıldı. Burası, fesahat yapıp dil dökecek makam değildir; (gel) dem vurmadan vazgeç; doğruyu en iyi Allah bilir.”