İçeriğe geç

اَللّٰهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ…الخ8 âyetinden قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَۤاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَۤاءُ…الخ9 âyetine, 10اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى beyanından الۤـمۤ۝اَللّٰهُ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُ11 fermanına, وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا…الخ12 âyetinden İhlâs Sûre-i Muazzaması’na kadar hemen bütün Kur’ân’da O’nun rubûbiyet mazmununun bir nabız gibi attığını, O’nun vücud ve rubûbiyet nurlarının bütün eşya ve hâdiselerin çehresinde yıldızlar gibi her zaman parıldayıp durduğunu görmek mümkündür. Rubûbiyet dairesinin bu ihtişamını görüp sezen her vicdan, bu geniş ve şümullü rubûbiyet tablosu veya iç içe rubûbiyet tabloları karşısında, derin bir ubûdiyet şuuruyla gerilime geçer ve “Böyle bir tevhid-i rubûbiyet şöyle bir tevhid-i ulûhiyet ister.” diyerek: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۝اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ۝مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ13 âyetlerini okur ve vicdanında tevhid-i rubûbiyetin dört mertebesini birden duyarak iki büklüm olur.. يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا…الخ14 hitabına “Lebbeyk” çekerek temkine geçer.. وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ15 tembihiyle O’nun ezelî rubûbiyetine karşı lâyezâl bir ubûdiyet şuuru mesajını alır.. فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَ16 fermanından O’na tahsis-i nazarın esas olduğunu anlar.. قُلْ يَۤا أَيُّهَا الْكَافِرُونَۙ۝لَۤا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ…الخ17 sûresini, başının üstünde bir bayrak gibi dalgalandırır, bütün mâsivâya karşı tavrını ilan eder.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ18 ile fıtratının gayesini haykırır ve bu yüce gayeyi yerine getirme hususunda da fevkalâde bir mahviyet, tevazu ve tezellülle her şeyi O’ndan beklediğini itirafta bulunur.. ve ulaştığı bu hitap makamı ve kurbet ufkunun hakkını eda sadedinde, birbiriyle iç içe iki mertebe tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafını اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ۝صِرَاطَ الَّذ۪ينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ19 talebiyle tavzih eder pekiştirir.. bu pozitif istidâdan sonra غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالّ۪ينَ20 cümlesiyle bu isteğin negatif buudunu beyanla da hassasiyet ve titizliğini ortaya kor ve günde ortalama kırk defa tevhid-i rubûbiyetten tevhid-i ulûhiyete ve bu gerçeğin azametiyle de tevhid-i ubûdiyete koşarak “ahsen-i takvîm”e mazhariyetinin hakkını eda etmeye çalışır. Hulâsa; Kur’ân-ı Kerim’in tevhid hakkındaki beyanı fevkalâde açıktır. O’nun emrettiği tevhid hem “tevhid-i rubûbiyet” hem de “tevhid-i ulûhiyet”tir. Sûrelerin en uzunu olan Bakara Sûre-i Celîlesi’nden en kısa sûrelerden sayılan Sûre-i İhlâs’a kadar hemen her sûrede açık kapalı tevhid takrir edilir. İhlâs Sûresi’nde bir yandan tevhid-i ulûhiyet takrir edilirken diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh olduğu vurgulanır. Kâfirûn Sûresi ise, açık bir netice olan ibadet ve perestişin Allah’a yapılacağını ihtar eder ve bizi tam bir tevhid-i kıbleye çağırır. Aslında, ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhid yörüngesi üzerinde yürümektedir. Evet O’nda, Allah’tan, Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden haber veren âyetler “tevhid-i ilmî-i haberî”ye meşhur ifadesiyle “tevhid-i ulûhiyet”e delâlet eden beyanlardır. Eşi, şerîki, zıddı, niddi olmayan Mâbud-u Mutlak’a ibadete ve O’ndan mâadasını da وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ21 fehvâsınca mâbudiyetten azle delâlet eden fermanlar da, “tevhid-i irade-i talebî”, mâruf ifadesiyle “tevhid-i rubûbiyet”i gösteren delillerdir.

222