Pratik olarak gerçekleştirilebildiği takdirde potansiyel intihâ sayılan, hâlihazırdaki durumu itibarıyla Hak yolcusunun ibtidâ televvünlü bütün seyahatleri, deliller, burhanlar ve âfâkî-enfüsî müşâhede ufkunda cereyan eder. Deliller, burhanlar, âfâkî-enfüsî müşâhedeler tevhidin en sağlam ayaklarıdırlar; her sâlik, seyr u sülûk-i ruhanîsinin hemen her merhalesinde, bunların iş’ar ve işaretlerini makamıyla münasebet içinde imtisas eder, değerlendirir; değerlendirmelerin daha engin yorumlara, duyuşlara açılması ölçüsünde de delilde aynı medlûlü duyar.. şahidde “bî kem u keyf” meşhûda ulaşır.. ve peygamberlerin sundukları mesajları; keşiflerin, zevklerin, vicdanî duyuşların gökler kadar engin atmosferinde, medlûl, meşhûd ve müberhen öncelikli; hatta âdeta, delilden, şahidden, burhandan azade kalmış gibi duygular üstü duymaya, görmeler üstü görmeye, işitmeler üstü işitmeye başlar ve 22بِغَيْرِ كَيْفٍ وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ ufkunda ulvî ve nezih bir temâşâ zevkine erer. İşte, âfâkta ve enfüste görülüp sezilen bu delil ve şahidler sayesinde, Allah’ın eşya ve hâdiseler üzerinde hususî mührünün nümâyân olması demek olan bu tevhid telakkisi objektiftir ve herkese açık bir mârifet ufkudur. Böyle bir kabulün inkişafıyla, zâhirî sebeplerin gerçek mahiyetlerinin ortaya çıkması ve bütün esbab ve illetlerin Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb karşısında mütelâşî olup gitmesi, aklın iç diyalektiğinin tamamen sükût etmesi ve artık delil, şahid, burhan değil de, bunlarla hâsıl olan mânânın bir işrakla noktalanması ise, haslara ait bir tevhid tezahürüdür.. derinlik ve televvünü de hâlin ve zevkin enginliğine bağlıdır. Böyle bir noktayı ihraz eden sâlik, artık emareler ve işaretlerle değil de, vicdanındaki duyuş, seziş ve işrak sayesinde deliller ve işaretlere terettüp eden hususî iltifatlara müstağrak yaşar, iş’arlar, işaretler üstü Hazreti Şâhid-i Ezelî’nin, onun içine attığı ışıkla hep nur düşünür, nur konuşur, nurla oturur-kalkar ve Hazreti Münevvirü’n-nur’un sübühât-ı vechiyle sürekli mahmur dolaşır. Deliller, burhanlar, onun hâlinin dilini kullanma inkişafına erince, bir mânâda o da artık ne delil der ne tevekkülde hâricî sebep arar ne de başka vesileler arkasında koşar; aksine, her şeyi O’nunla bilmeye, O’nunla görmeye, O’nunla tanıyıp O’nunla sevmeye ve görüp duyduklarını O’nunla mârifete, aşka, şevke, cezb u incizâba çevirmeye başlar ve ömrünü “cem”, “fark” arası gel-gitlerin dalgaları arasında sürdürür durur.
Dipnotlar
- 22 “Keyfiyeti meçhul idrak edilemez ve misallendirilemez.”